« Önceki |

15/10/2008

Beşamel Soslu Brokoli

  Yeşil sebzelere düşkünlüğüm umarım okuyucuları sıkmaz. Çünkü bu blogda her çeşit yeşil sebze ile yapmaya çalıştığım yemeklere ve salatalara rastlayacaksınız. Neyseki evdekilerde seviyorda sofrada bilindik sorunlarla karşılaşmıyoruz.

  Oğlumu daha ufacık bir bebek iken alıştırdım brokoliye , şimdi severek hatta ayıla bayıla yiyiyor diyebilirim. Eğer sizinde vazgeçemeyeceğiniz tatlar arasındaysa birde bu şeklini denemenizi tavsiye ederim.Kahkaha

  Ayrıca kanser hastalığına karşı bir antioksidan olan bu sebze aynı zamanda tam bir calsiyum deposu, nerdeyse bir bardak süte eşit olduğuda  söyleniyor. Şimdi tarifimize geçelim oldukça pratik bir yemek.

Malzemeler:

1/2 paket brokoli (miktarı size kalmış)
2 orta boy havuç
2 ortaboy patates
1 su bardağı süt
1 çorba kaşığı un
1 çay kaşığı tuz

50gr kaşar rendesi
1 çorba kaşığı sıvı yağ (siz hangi yağı kullanıyorsanız onu kullanabilirsiniz)Sakın margarin kullanmayın ama biliyorsunuz katı yağlar zararlı!

Yapılışı:
Soyup yıkadığımız havuç ve patatesleri nasıl bir şekilde istiyorsak doğrayıp ,üzerine su ekleyip haşlanmak üzere ocağa koyalım. Kaynamaya başladıktan 10-15 dk sonra brokolileri atalım. Hem brokolinin yeşil kalması,  hemde patates ve havuçtan daha çabuk pişmesi açısından brokolileri kaynamış suya atmak daha iyi oluyor. Pişme kıvamını kendiniz ağız lezzetine yada vitaminleri öldürmemek adına dilediğiniz dakika ayarı ile yapabilirsiniz. Ben sebzeleri haşlarken tuzda atıyorum , bu şekilde sebzelerim daha lezzetli olduğunu düşünüyorum.

Onlar haşlanırken başka bir tencerede  kızdırdığımız yağa unu boşaltıp hafif sarartıyoruz üzerine sütü ekleyip kaynayana kadar karıştırıyoruz. Sosun topak topak olmasına izin vermeyin. Önce bir çırpacak yardımı ile karıştırırsanız bunu önlemiş olursunuz.Ayrıca bu sosu su ile yaparsanız daha fazla dayanacaktır.Yani sütle yaptığınız sosun çabuk tüketilmesi gerekiyor. Sos fokurdamaya başladığında tuzunu ekleyip, 1-2 dak daha ocakta tuttuktan sonra indirelim. Haşladığımız sebzeleri fırın kabına alalım. Üzerine sosu yayıp kaşar rendesini ilave edelim 18-200 derecedeki fırında üzeri kızarana dek pişirelim. Afiyet olsun.Gülümse

13/10/2008

Kırık Kalpler Sokağı

 

  Kırık kalpler sokağı nerede bilir misiniz? Herkesin unuttuğunu sandığı, ama bir yerlerde üstü kapatılmaya çalışılmış yarası var mıdır? Unuttum dediğiniz, ama unuttum derken bile içinizin sızladığı, yandığınız, yada karşınızdakine kahrettiğiniz, ah ettiğiniz bir aşk masalı bilir misiniz?

 

  Bütün aşklar tatlı başlar. Ufak bakışmalar, yalnızca uzuvların yaptığı sessiz ama yürekten konuşmalar, küçük kaçamak buluşmalar derken, ufak dokunuşlar. Ve dönülmesi zor yola giriş…

 

  Kimi kara sevdaya dönüşen, kimi mutlulukla sonuçlanan aşklar, hepsinin kaderi farklı olsa da hep aynı başlamıştır. Tüm yüreğinizi koyarsınız ortaya,  karşınızdaki doğru insan mı değil mi düşünemezsiniz bile, dışarıdan gelebilecek müdahalelere kapalıdır yürekler ilk başta. Onunla yer,  onunla güler,  onunla nefes alırsınız. O olmadan yaşabileceğiniz her günü cehennem sanırsınız. Ama hiçbir aşk yoktur ki, aşığının yanında, yara almadan devam etsin.

 

  Bir meltem esintisiyle hayatınıza yön veren  aşk,  birden bora, kasırga yada hortum kadar güçlü bir rüzgarla çıkıp gidiverir. Giderken de yakıp yıkmayı ihmal etmez. Aşığın eli yüreğinde kalır,  aylarca hatta senelerce. Unutmak ister hatta , unuttum der,  başka gönüllerde arar kaybettiği mutluluğu, başka omuzlarda doldurur yalnızlığı. Ama bilmez ki;  sen unutsan da,  yürek asla unutmaz aşk acısını,  istemez bir başkasının gül koksa da saçlarını, örter yarasının üstünü, eski kalmış aşkın küllerini savurur dört bir yana.

 

  Bu  aşkın kendi acımasızlığıdır aslında , kimi zaman “bu kadar aşk bitti” dedirtir. Kimi zamanda ayıran üçüncü bir kişi kılığında şekil değiştirir. Aşkın bitmesi anlaşılır belki,  ama üçüncü kişi asla anlaşılmaz ve unutulmaz. Bir küçük hikayeye şahit olmak zor değil, aşk varken  hayatın içerisinde:

 

  Seyra,  emekli bir polis ile yüreği dağlara taşlara bile yetecek kadar iyi kalpli bir ev hanımı olan annenin kızı. Daha tazecik, iyi aile terbiyesi almış. Ne ailesine ne kendine hiçbir yanlışı olmamış henüz. Aklı fikri okumakta, mahallenin en güzel kızı denilebilecek güzellikte ama bir o kadar da şansız. Neden mi? Çünkü mahallenin futbol takımındaki oyuncusuna tutkun.

 

  Pencere dipleri, okul maçları, kantinlerde başlayan kıvılcımlar, sonunda  yaprak yaprak sayfalara, satır aralarına taşınmış. Öyle bir sevda ki o, yürek yanmış tutuşmuş. Daha 16-17 yaşlarında Seyra, kalbi bir kuş misali pır pır. Erhan okulu bitirmiş, ama üniversiteyi kazanamadığı için hem çalışıyor,  hem sınavlara hazırlanıyor. Hiçbir şeyi yok hayatta anacığından başka,  ama yüreğinde  aşkı var, hem kendine,  hem Seyra’ya yetecek kadar,  yada öyle sanıyor.

 

  Günler, aylar geçiyor,  ama aşk hiç bitmiyor. Yada öyle görünüyor. Seyra kimi zaman dayak bile yiyor,  bu aşk uğruna despot babasından, “ölürümde vazgeçmem” diyor. Babası “okumaktan başka çıkışın yok asla izin vermem” dese de aşk engel tanımıyor. Seyra ilk yanlışını yapıyor ve üniversiteye gitmiyor. Tüm okumakta olan aklını,  aşk alıp Erhan’ın yüreğine hapsediyor. Hapsediyor etmesine de,  Erhan da yüreğini alıp askere çok uzaklara gidiyor.

 

 Seyra evde,  Erhan askerde yanıp tutuşuyor. Erhan izne bile çıkmıyor erken terhis olabilmek için. Seyranın yüreğini de çalan  Erhan, orada iki kişilik yanıyor, yokluğunda kavruluyor. Sevgilisinin mis kokulu kuzguni saçları, yeşil gözleri aklından hiç çıkmıyor. Seyra her gün her gece sayfalar dolusu aşk mektupları yazıyor. Babasının tüm baskısına karşı o mektupları postalıyor. Erhan mektuplarla var oluyor. Onları  kokluyor, yüreğine bastırıyor,  her okuduğu satırda aşkını defalarca yaşıyor.

 

 Bunca bekleyişin ardında askerlik bitiyor, sorumluluklar başlıyor. Babası okumayan kızını bir tanıdık yanında işe gönderiyor. Seyra hayatını değiştirecek ikinci hatasını o günden sonra yapıyor. Çok sevdiği amca dediği babasının arkadaşının biricik kızı, Seyranın da tek arkadaşı Aysel bu iki aşığın arasına katılıyor. Hep beraber işe gidip gelirken, birlikte yiyip, birlikte içiyorlar, geziyorlar, ağlıyorlar gülüyorlar. Evlilik hayallerine birlikte şahit oluyorlar.

 

 Derken; evlilik kelimesini duyan  aşk, yolunu tamamlıyor. “Yeter” diyor, “artık gitme vakti” Seyra ve Erhan,  incir çekirdeğini doldurmayan sebeplerle bir dargın,  bir barışık yaşarlarken bir gün uzun süre barışmıyorlar. Bu süre aşkın yeni ağlarına yetiyor.

 

  Seyra evde ağlarken, ağlar gül kokulu Seyrayı bırakıp, sevimsiz Aysel ile Erhan’ı bağlıyor. Günler geceler boyu Seyrası için ağlayan Erhan , Aysel için yanmaya başlıyor. Seyra inanmasa da,  gerçek hiç değişmeden onları nikah dairesinin yoluna dek sürüklüyor. Hiç gelmeyecek sevgilisin geri dönmesini bekleyen Seyra, kapanması zor bir yaraya sahip oluyor.

 

  Yara her daim kanamıyor,  ama iyileşmiyor da. Yarası sızladıkça aşk böceğinin sırtına biniyor. Hatalarına hata eklemek üzere;  o yürekten, başka bir yüreğe konuyor. Kendi aşık olmuyor,  ama üzerine konduğu kalpleri yaralıyor. Seneler önce aldığı yaranın acısını başkalarından çıkarıyor. Hala yaralı, ama bilmiyor!

   Erhan mı? O mutsuz iki çocuk babası, hala Seyra’ya yaptığının ahını aldığını düşünürken,  aslında sevmediğini anladığı bir kadının koynunda sabahlıyor.

 

  Aysel mi? O baştan kaybetmiş, çaldığı ve başkasının izleri olan bir gönülde,  aşkın kırıntıları ile avunmaya çalışıyor. İki çocukla ve hayatla boğuşurken,  boş bir umutla,  kocasının ona eski sevgilisinin hayali olmadan dokunmasını bekliyor..

 

  Aşk mı? O başka gönülleri yaralamak için hala çalışıyor. Dünya döndükçe görevi bitmeyecek görünüyor…

 

10/10/2008

Pazılı Börek


  Kim demiş ıspanak yemeyenler börekte yiyemez diye? Yanlış anlaşılmasın tabi ıspanak demir açısından en önemli sebzelerden bir tanesi ama yazık ki benim gibi alerjisi olanlar bu tattan mahrum. Yani

nükseden alerjim yüzünden alamadığım demiri diğer yeşil renkli sebzelerden en çok da ıspanakla aynı familyadan olan pazı ile tamamlıyorum. İşte size ıspanak kadar lezzetli olan pazıdan yaptığım böreğin tarifi Dil

Malzemeler:

1 demet pazı

3 adet yufka

1 yumurta

1 su bardağı süt

 1/2 çay bardağı sıvıyağ

1 adet orta boy soğan

1 çay kaşığı tuz

Yapılışı:
 
İyice yıkadığımız pazıyı fazla bıçak darbesi vurmadan doğrayalım. Küp şeklinde doğradığımız soğanları, sıvı yağın bir kısmı ile bir tencerede pembeleşene dek kavurup üzerine doğradığımız pazıları ekleyelim. Ateşin altını kısıp kapağını kapatıp diriliği gidene kadar pişirelim. 5-10 dak. sonra tencerenin kapağını açıp suyunu çekene dek kavuralım. Pişen pazıyı soğumaya bırakalım.

Yumurta,süt ve yağın geri kalanını bir kasede karıştıralım. Yağlı kağıt yaydığımız tepsimize yufkalarımızı kat kat serip aralarını hazırlamış olduğumuz karışımla ıslatalım. Daha sonra pazıyı ekleyip kapatalım.Üzerine kalan karışımı gezdirelim. 200 derecelik fırında üzeri kızarıncaya dek pişirelim. Yufka sayılarını dilediğiniz kadar arttırabilirsiniz. Afiyet OlsunKahkaha


9/10/2008

GİT








Bir çiçek  kopardım gönül bağından,

Kurtulmak mümkün mü aşkın ağından?

Senin alev renkli gül dudağından

Bir buse alayım, alayım da git...


Dur! Gitme!

Heyecandan titriyor elim

Var işte öldür ben bir heykelim

Dünyada tek bir arzum emelim

Koynunda bir gece kalayım, kalayım da git...

9/10/2008

İçimdeki Yabancı

  Dün “içimizdeki yabancı” isimli bir film seyrettim. Filmde; kahramanın başına gelen kötü bir olaydan sonra  değişimini ve tanımadığı yönlerinin açığa çıkmasını anlatıyordu. Benim bakış açımla da her şey gerçekti. Aslında içimizde  varolan değişkenliğin  farkında bile değiliz. Tepkiler ancak  gerektiği zaman yada (etki-tepki) faktörü ile ortaya çıkabiliyor.

 

  Yani insan bedeni, ruhu öyle gizemler taşıyor ki biz ne kadar yaşarsak yaşayalım onu çok iyi tanıyamıyoruz. Başımıza kötü bir olay gelmeden asla o konuda ne tepki verebileceğimiz konusunda en ufak bir bilgimiz yok.

 

 İnsanın kendine yabancılaşması nedir bilir misiniz?  Bir gün gelip, tanıdığınız alıştığınız bedenin içersinde farklı bir ruhun gün be gün geliştiğini fark ettiniz mi hiç? Ellerinizin yabancılaşmasına, aynaya bakan gözlerin artık kendini tanımadığına,  her gün aynı yönlere giden ayakların adımları nereye atacağını şaşırmasına  şahit oldunuz mu? Siz hiç kendinize yabancı oldunuz mu?

 

 Ben oldum. Bir gün gözlerimi hastanede açtım ve ruhum bedenimi çoktan terk etmişti. İçimde nükseden yabancı bir ruhun sahibi olmuştum. Nasıl olur demeyin oldu işte. Bu eller benim mi?Ya bu ayaklar? Öyleyse   bildiğim tanıdığım yerlere neden gitmiyorlar? Ben turuncu sevmezdim eskiden, güçlü de değildim hiç o kadar, peki neden ağlayamıyorum artık?

 

 

  Oysa ağlaktır gözlerim benim, bir yağmur bulutu kadar. İçimdeki yabancı mı sebep bunlara? Kimsin sen ey yabancı? Yada kimim artık ben? Neden kalbim eskisi kadar aşkla çarpmıyor? Çok mu hissiz yoksa çok mu nötrleşti kalbim?

 

 

  Ey yabancı ne zaman karar verdin benim ruhumu çalmaya? Ben bir yabancıyım şimdi kendime adeta. Bir kaza mı sebep oldu yabancılaşmaya? Tanımıyorum artık ne kendimi, ne de aynada bana bakan gözlerimi. Gidiyorum, bıraktım artık bilmediğim yabancı ruhumun izine kendimi.

<iframe name="saat" width=160 height=172 src="http://webkaynak.atspace.org/saat/saat14.php" scrolling="no" frameborder="0">Blogcu ile yapıldı